O Yaşıyor… 9. Bölüm

Yüzüne damlayan soğuk suyun etkisi ile birden ayıldı. Ayıldığı gibi de ayağa fırladı. Büyük bir mağaranın içindeydi. Daha önce ömründe görmediği büyüklükte bir mağara. Yer nemliydi. Mağara duvarlarında yer yer yosunlar vardı. Tavanda oluşmuş dikitlerden aşağı damlayan su sesinden başka bir ses yoktu.

“Neredeyim ben” dedi kendi etrafında ikinci defa dönerken.

“Tamağın Kapılarındasın” dedi bir ses.

“Kimsin sen, göster yüzünü.”

“ Yaklaş Dumrul, yaklaş”

Sesin geldiği yere doğru ilerlemeye başladı.

“Beni korkutacağını sanıyorsan yanılıyorsun, duydun mu? Ben kimseden korkmam.”

“Biliyorum Dumrul biliyorum. Zaten o nedenle Aldaçı Hanı seni izlemesi için gönderdim.” Karanlığın içinden gelen ses neşeliydi.

Dumrul bir süre sonra çift kanatlı bir kapı ile karşılaştı. Bütün mağarayı kaplayacak kadar büyük devasa çift kanatlı bir kapı…

Eliyle dokundu. Üzerinde işlemeler vardı ama ne olduklarını göremiyordu.

“Tamağın Kapılarına hoş geldin Dumrul”

“Burası da ne” diyebildi

Kapının içinden geçen bir siluet Dumrul’un karşısında belirdi. Ona bakan arkasından kapıyı hala görebiliyordu.

“Sen de nesin böyle?”

“Ben Erlik Han Dumrul. Adaklarını aldım. Sana şahsen teşekkür etmek istedim.” Elini Dumrul’un yüzüne götürse de ona dokunamadı. Ancak o elin geçtiği yer soğudu.

“Işığın Çocukları beni ve tüm Tamağ yaratıklarını buraya hapsettiler Dumrul. Bu kapıyı yaptılar. Meşe ağacından on adım kalınlığında bir kapı bu Dumrul. Her iki tarafı bir kol kalınlığında bakır ile güçlendirilmiş bir kapı…”

Durdu. Erlik Han sesindeki hayranlığı saklayamıyordu. Dokundu kapıya, daha doğrusu dokunmaya çalıştı. Eli içinden geçip gitti.

“Ne yaptıysak açamadık, kıramadık bu kapıyı. Bir de dalga geçer gibi iç tarafa ulaşamayacağımız yeryüzünün desenini çizdiler, dış yüzüne ise Tamağın karanlığını desenlediler. Gelenler buradan uzaklaşıp kaçsınlar diye.”

“Çağlar önce yeryüzüne çıktık Dumrul. Bunu sadece bir kez başarabildik. Yeniden çıkmak istiyorum ve yardımınla bunu başarabilirim.”

“Nasıl? Benden ne istiyorsun?

“Şuradaki deliğe iyi bak” dedi ve hemen yanındaki deliği gösterdi. Dumrul o göstermeseydi onu kapının bir deseni olarak düşünebilirdi.

“Evet gördüm. Bu nedir?”

“Bu kapının iki türlü açılma imkânı var. Ya kapıyı ardımızdan mühürleyenlerin bunu kullandıkları anahtarı bulacağız – ki bu delik o anahtar için…”

“Ya da…”

“Ya da bazı özel ruhlar toplamamız gerekecek. Yeterli sayıda ruha sahip olduğumuzda bu kapıyı yok edip tekrar yeryüzüne çıkabileceğiz. O andan itibaren ise Kâinatın dengesi bizler lehine dönecek.”

“Özel ruhlar?…

“Eskiden bizleri her Kişi görebilirdi. Şimdilerde ise bazı Kişiler görebiliyor. İşte onların ruhu özel Dumrul. Onları bulup öldürmeli ve ruhlarını almalıyız.”

“Aldaçı Han senin adına neden yapamıyor?”

“O öldürse dahi… Nasıl anlatsam öldürdüklerinin ruhlarını alamaz. Ama az önce de dedim ya bizim buradan çıkmamız için onlara ihtiyacımız var. Dumrul, sen benim için can alabilirsin ve aldığın canın ruhunu bana getirebilirsin.”

“Peki, benim kazancım ne olacak Erlik Han?”

“Bana bir söz verdiğin anda sana sonsuz yaşam bahşedeceğim.

“Sonsuzluk mu?”

“Evet Dumrul. Sevdin değil mi? Sendeki hırsı itaat ile birleştirdiğimde tam da istediğim gibi biri olacaksın”

Deli gülümsedi. Son sözleri duymamıştı bile. Gözleri dalıp gitmiş sonsuz yaşamı düşlüyordu.

“Sana nasıl bir söz vermemi istiyorsun Erlik Han.”

Bunu duyan Erlik Han Dumrul’un ardına karanlığın içine bakınca Aldaçı Han çıkageldi. Hep mi oradaydı yoksa daha yeni mi gelmişti hiç anlamamıştı Dumrul. Ölüm Tanrısı geldiği gibi Dumrul’un karnına bir bıçak sapladı. Acıyla iki büklüm olan Dumrul yere kapaklandı. Bir süre kıvrandıktan sonra bıçağın girdiği yerdeki acının yavaş yavaş geçtiğini hissetti Dumrul. Ellerine baktığında kan görmedi. Soru sorar gözlerle Aldaçı Hana ve Erlik Hanın siluetine baktı.

“Sana söyledim ya Dumrul, Aldaçı Hanın kimseyi öldürmemesi gerekiyor. O öldürürse ruh bir işimize yaramaz diye…”

Dumrul tekrar ayağa kalktı. Hala eli karnında az önce bir bıçağın girdiğini düşündüğü yerdeydi. Gözleri bıçağın girdiğini görmüş ve onun acısını hissetmişti. Ancak şimdi ne kan vardı ne de acı.

“Üç güneş daha göreceksin” dedi Erlik Hanın Silueti. Üçüncü günün akşamı öleceksin. Hem de bağırarak ve acılar içinde. Ama…

“Ama ne Erlik Han? Bana sonsuz yaşam vaat edip sonra da ölüme mi terk edeceksin?”

“Hayır sevgili evladım, elbette terk etmeyeceğim seni…”

Durdu…

“Bana en sevdiğinin yüreğini getir Dumrul. Ama hala sıcak ve atarken… ”

“En sevdiğim mi?”

“Evet, benim ile anlaşmak çok kolaydır Dumrul, çok kolay… Ben kalbin avuçlarımın içinde hala yaşadığını sanarak atmasını sonrasında ise kıpırtının durmasını görmeyi çok severim. Tüm anlaşmalarım bunun üstünedir. En sevdiğinin yüreğini onun onayını da alarak aldığında bana seslen Dumrul. Onun onayı çok önemli. Üç güneş doğumu süren var. Sonrasında ise benim işime artık yaramayacaksın”

Kıkırdamaları sona ermeden Kapının ardında kayboldu. Çok eğleniyordu. Bu oyunu her zaman çok sevmişti. Bir süre sadece sesi duyulsa da sonradan o da kesildi. Aldaçı Han

“Artık gitme vakti Deli” dedi ve adama bir yumruk vurdu.

(devamını okumak için lütfen tıklayın)

O Yaşıyor…. 8. Bölüm

“O Tamağın efendisine söz verdi çocuklar” diyordu o sırada Gezer Ata. Anlamaz gözlerle bakan çocuklara “Ben en iyisi Deli Dumrul’un gerçek hikâyesini size anlatmaya devam edeyim. Ne demek istediğimi anlayacaksınız” dedi. Ardından Aybars!a bakarak “Sen geldiğin sırada onun gerçeğini anlatmaya başlamıştım. Zaten asıl önemli kısma gelmiştik.” dedi. İkiz kardeşine dönerek “Asya sen de ona gerekli gördüğün yerleri sonra anlatırsın.”

“Peki dede” dedi Asya.

Gezer Ata kaldığı yerden devam etti.

*

Öldürülen her bedene ait ruh her gün Erlik Han’a adanıyordu. Bir ya da beş fark etmiyordu Deli için; kimini Küçük Kardeş dediği kılıcı ile kimini Büyük Kardeş dediği Mızrağı ile ama hepsini öldürüyordu. Büyük bir savaşçıydı Dumrul ama yiğit değildi. Gözünü kırpmadan öldürüyordu. Aman dileyeni de öldürüyordu, kılıcını çekip ona saldıranı da; kesesini hemen vereni de kesip doğruyordu, ondan kaçmaya çalışanı da. En kötüsü ise kadın çocuk yaşlı demeden öldürüyordu Deli. Çılgınlığının sınırı yoktu.

Ama Balca’nın yanında değişiyordu. Onun yanındayken gözlerinde sevgi vardı, taşlaşmış yüreği yumuşuyor ve heyecan ile atıyordu, aşk sözleri ağzından çıkıveriyor karşısındakinin kalbini delip geçiyordu. Bambaşka biri olup çıkıyordu. Sanki az önce köprüde duran adam o değildi.

Balca’nın yanından ayrıldığında ise yaşlı anasının ve babasının yanına gidiyordu. Hayırlı bir evlattı onların gözünde. Bir dediklerini iki etmiyordu. Sabah için gerekli odunları akşamdan keser evin yanına yığardı, akan çatıyı onarır, ağır eşyaları onlara taşıtmaz hep kendi taşırdı. Sabah erkenden kalkar babasına tarla da yardım ederdi.

Akşam birlikte yer sofrasında yemek yerlerken Anası her seferinde Balca’yı alıp eve getirmesini söyler, gidip ailesi ile tanışmak isterdi. Ama o bir türlü razı gelmezdi buna. “Henüz erken Ana” der konuyu kapatırdı.

Sonra Karagözlüm’e bindiği gibi giderdi. Bıraktığı yerden silahlarını alır, kuşanırdı ve sonra doğruca Tahta Köprünün başına geçerdi. Keser doğrar ama kendisinin kılına bile zarar gelmezdi.

Bir gün olan oldu. ‘Çok ses etme karanlığa, duyan olur duyup da gelen olur’ sözü yerine geldi. Dumrul’u uzaktan gözleyen Aldaçı Han köprünün başına geliverdi. Tanımadı Dumrul Ölüm Tanrısını. “Köprüden geçmek istersen kesendekilerin yarısını, buradan geçmek istemezsen kesenin hepsini alırım” dedi ağzında alaycı bir gülümseme ile. Zira Aldaçı Han kılık değiştirmiş ve Dumrul’un karşısına ihtiyar bir adam gibi çıkmıştı.

“Ben de ne olur oğul, bırak da geçeyim.”

Dumrul Büyük Kardeşi eyerinin sağındaki yerine takıp atından indi. Yaşlı adam üzerine gelen savaşçıdan korkmuş gibi yaparak geri geri gitmeye başladı. “Ne olur beni öldürme oğul. Şunun şurasında göreceğim kaç kış kaldı zaten. Bırak elini mundar etme benim için.”

Adamı yakasından sol eli ile tutup kaldırınca ayakları yerden kesildi. Sağ eli ile de üstünü aramaya başladı. “Nerede şu kesen, söyle bakalım ihtiyar?” diye sordu. Adamın yakasından tutup kaldırmıştı ve üstünü arıyordu. O nedenle de bakışlarının değiştiğini görmemişti. Tıpkı yüzüne dokunan ama hiç yakışmayan gülümseme gibi.

“Nerede şu kahrolasıca kesen…” derken yaşlı adamın yüzüne bakınca sözü yarım kaldı.

“Ben de kese falan yok Dumrul”

Şaşırdı. “Adımı nereden biliyorsun ihtiyar” derken Aldaçı Han değişmeye başladı. Sol eli ile Dumrul’un sol bileğini tuttu. Yakasından tutan elin bileğini sıkıp acı ile onu bırakmasını sağladıktan sonra ise sıkmaya devam etti.

“Beni bırakmalıydın Dumrul” dedi acı çeken savaşçıya. “Gerçi değişen bir şey olmazdı. Ama en azından canın acımazdı.” Dumrul sağ eli ile Ölüm Tanrısına bir yumruk atmak istese de tanrı boştaki elinin tersi ile onun yüzüne bir tokat attı. Dengesini kaybeden Dumrul dizlerinin üzerine çöktü. Ölüm Tanrısı bir adım ilerleyerek sol eli ile Dumrul’un yakasına yapışıp onu havaya kaldırdı. Pis bir örtüyü silkeler gibi onu hava da sarstı “Nasıl oluyormuş bakalım” dedi gülerek. Sonra yavaşça kendi yüz hizasına getirdi. Dumrul ne yaptıysa kurtulamıyordu. Nefesi kesilmişti. Bir an önce kurtulamaz ise ölüp gidecekti. Son bir gayret ile çırpındı ama olmadı. Gözleri kararıp karanlığın içinde yitip giderken duyduğu son şey Aldaçı Hanın kulağına fısıldadıklarıydı:

“Erlik Han adadığın ölümleri kabul etti. Bu adaklarına teşekkür etmek istiyor…” Bekledi “Şahsen”

(devamını okumak için lütfen tıklayınız)