O Yaşıyor… 16. Bölüm

“Artık Tamağ Kaçkınları ve onların Uşakları sizi böyle görecek çocuklar” diye anlatmaya başladı oturduklarında Gezer Ata.

“Diğer herkes ise sizi günlük kıyafetleriniz ile görecek. Aslında kıyafetleriniz değişmedi, hala onları giyiyorsunuz.”

“Bu kılıç ve bıçağı kullanmayı biliyorum Gezer Ata. Daha doğrusu hissediyorum. Bu nasıl mümkün olabilir?” diye sordu Asya. Diğerleri de bu sorunun cevabını merak ediyorlardı. Zira aynı duyguyu onlarda paylaşıyorlardı.

“Bu durum biraz karışık. Ama artık sizi şaşırtabilecek pek bir şey kalmadı diye düşündüğünüze eminim” dedi Ozan gülerek. “Bu silahlar çok özeldir çocuklar. Tıpkı sizler gibi. Daha önceden pek çok defa ama farklı zamanlarda yeryüzündeydiler. Ama ilk defa aynı anda ortaya çıktılar. Sizler onlara sahip olmak için doğdunuz. Hissettikleriniz doğru. Daha önceden bir eğitim almamanıza rağmen onları kullanabilirsiniz. Yeter ki Yüzleşme Odasında vermiş olduğunuz sözleri unutmayın.”

“Peki şimdi ne yapacağız ?” Dağhan’ın sorusuna bu defa Gezer Ata cevap verdi.

“Tamağın Kaçkınlarını durdurmak, oyunlarını bozmak ve Tamağ Uşaklarının Mührü bulmalarını ya da Bakabilenlerin ruhlarını almalarını engellemek için her şeyi yapacağız çocuklar.”

“Peki Deli Dumrul’u nasıl durdurabiliriz?”

“Onu öldürürsek İlbey’in ruhunu kurtarabilir miyiz?”

Aybars ve Asya peş peşe soru sormuşlardı.

“Deli Dumrul’u durdurmak için onunla Boğaziçi Köprüsünde savaşmak gerekecek. Ancak o köprü onun en güçlü olduğu yerdir çocuklar. Onu durdurmak için silahlar yeterli olmayacaktır. Hiçbir Tamağın Uşağını silahlarla yenemeyiz. Onları yenebilir, yaralayabilir ancak yok edemeyiz. Çünkü kalplerine Erlik dokunmuştur. Tamağın Uşaklarını yok etmenin tek yolu o kalpleri Umay’ın Işığı ile dağlamaktır. Sizler onu etkisiz hale getirin. Önceliğimiz budur.

“İlbey’i öldürdükten sonra şayet Tamağın Kapılarına Erlik’i görmeye gitti ise onun için yapabileceğimiz bir şey kalmadı çocuklar. Ancak Erlik’i ziyarete henüz gitmedi ise Deli Dumrul’u yok edebilirsek İlbey’in ruhunu kurtarabiliriz.”

“Sabah onu ziyarete gitmeye ne dersiniz çocuklar” diye sordu Ozan

“Kimi? Deli Dumrul’u mu?”

“Hayır Dila, Duran Duman’ı. Şirketinde görmeye gidelim. Bakalım bizi karşısında görünce ne yapacak.”

“Evet harika fikir” dedi Aybars.

“O zaman şimdi yemek yiyelim.”

“O da harika bir fikir Ozan Ata” dedi Aybars.

Akşam yemeği sonrası bahçede bir ateş yakıp başına oturdular. Ozan aldı eline sazı başladı çalmaya. Söz yoktu dilinde ama zaten sazı şakıyordu. Sanki söylenmesi gereken her şeyi o tellere vurarak zaten söylüyordu. Ateş odunu büyük lokmalar halinde yiyen aç bir dev gibi sesler çıkarıyordu.

Önce gördüklerine şaşırsalar da sonradan büyük bir heyecanla ve hayranlıkla izlemeye başladılar. Ateşten bir parça odunun üzerinden yükseldi birden. At oldu önce. Dörtnala koşarken yeleleri rüzgârda uçuşan bir at. Müziğin ritmi değişince birden ateş şekil değiştirdi. Kendi etrafında dönen ateş yine bir attı ancak bu defa üzerinde bir savaşçı vardı. Atı hiçbir şekilde tutmuyordu. Dörtnala giden atın üstünde geriye dönüp ok atıyordu. Attığı oklar bir noktada hava da kayboluyordu. Ritim birden değişti. Ateş kendi etrafında döndü ve şekil şimdi bir kurttu. Karşısına çocukların daha önceden görmedikleri bir yaratık çıktı birden. Kurt hızını hiç kesmeden onun üzerine atladı. Yuvarlanmaya başladılar. Sonra tek başınaydı ve durmuştu. Yanında bir çocuk belirdi. Boynunu geriye atıp aya selam gönderdi. Ve ritim yine değişti. Ateş bu defa kanatlı bir ejderha olmuştu. Ateşten ejderha ağzından ateş kustu. Ateş yine kendi etrafında dönerek değişti. Bir dağın içinden geçen insanlar zinciri göründü birden. Arkadan oklar gelmeye başladı sırada bekleyen insanların üzerine ve ateşin şekli yine değişti. Tanınmadık, bilinmedik savaşçıların yüzleri geçti sırasıyla. Ve sonra iki ejderha öfke ile birbirlerini yok etme güdüsü ile girdiler birbirlerine.

Ve Ozan saz çalmayı bıraktı. Ateş yine odunların üzerine döküldü. Dökülen o parça da kaldığı yerden odunları tüketmeye devam etti. Ozan bitirmişti bitirmesine ama çocuklar kendilerine gelememişlerdi. Yürekleri kabarmıştı. Nefes alışları hızlanmıştı.

“Sizler öğreneceksiniz çocuklar. Her şeyi… Gerçekleri…” dedi Gezer Ata.

Bir süre sessizce ateşe baktıktan sonra uyumaya gittiler.

Sabah erkenden kalktılar. Zaten gözlerine uyku girmemişti. Onları buraya getiren araç gelmiş tekrar İstanbul’a dönüş yolculuğuna başlamışlardı.

(devamını okumak için tıklayınız)

O Yaşıyor… 15. Bölüm

El ele içeri adım atmışlardı ama girdikleri anda Dağhan yapayalnız kalmıştı. Oda artık karanlık değildi. Yine bir mahzendeydi ancak burası taştandı. Büyükçe bir yerdi burası ancak yaklaşık on adım ilerisinde iki sütun arasında duran büyük boy aynasından başka odada eşya yoktu. Arkasını döndüğünde odanın kapısının da olmadığını gördü. Kaybolmuş, sıkışmıştı. Panikle duvara ellerini koyarak önce kapı aradı. Bir yandan da arkadaşlarının adlarını bağırdı ancak ne onun sesini duyduklarına dair bir işaret aldı ne de arkadaşlarının onu aradıklarına dair bir ses.

Birden ta yüreğinde hissettiği bir ses duydu. “Dağhan”

“Kimsin sen? Neredesin?” diyerek önce duvarlarda aradı sesin kaynağını. Sonra bir daha duydu “Dağhan”

Ses odanın ortasında duran aynadan geliyordu. Şimdiye kadar hiç dikkat dahi etmediği aynadan…

Ne bekleyeceğini bilmeden, ürkerek ilerledi. Altın işlemelerle süslü büyük bir boy aynasıydı bu. Arkasına baktı. Onu tutan bir şey olmadan öylece havada asılı duruyordu. “Dağhan”

Adını bir kez daha duyduğunda aynaya baktı. Telaş, korku, endişe hisleri aynı anda beynine hücum etti. Aynada bir aksi yoktu. Yine duyduğu sesi ta yüreğinin derinlerinde hissetmişti. “Çevrendekilere yüreğinle bakabilmen için önce kendi yüreğine bakabilmen gerekli. Peki buna hazır mısın?”

“Evet hazırım”

“O zaman adımını at ve içeri gel” dedi ses. Dağhan elini çekinerek uzattı parmağı aynaya değdiği anda yüzeyinde bir dalgalanma oldu. Aynanın yüzeyi sert değildi. Elini yavaşça içeri soktu. Hafif bir serinlik hissetti kolunda. Ama rahatsız edici değildi. “Cesur ol” dedi yüreğinde duyduğu ses. Adımını atıp aynadan içeri girdi.

Aynanın içi de dışardan gördüğü gibi boştu. Boştan da boştu burası. Yüreğinde duyduğu ses dedi ki:

“Eğer sen Kapının Koruyucusu olacaksan korkmalı ancak korkunun yüreğini karartmasına müsaade etmemeli onunla savaşmalısın. Söyle, buna hazır mısın?”

“Evet hazırım.”

“Eğer sen Kapının Koruyucusu olacaksan kıskançlığın yüreğine hastalık bulaştırmasına müsaade etmemelisin. Söyle, buna hazır mısın?”

“Evet hazırım.”

“Eğer sen Kapının Koruyucusu olacaksan yüreğin temiz olmalı. Söyle, yüreğini temiz tutmaya hazır mısın?”

“Evet hazırım”

“O halde Umay Hatun’un ördüğü ipler bırak canlansın. Yüreğinin derinlerinde senin bakabilmeni sağlayacak kaderin ile karşılaşmanın zamanı geldi”

Umay Hatun’un gözleri ile yüreği ve aklı işle kurduğu ışıktan bağ alnından çıkmaya başladı. Başlangıçta yavaş olarak dönerek yerde birikmeye başlayan ışık ipliği sonradan hızlandı ve bir hortum oldu. Kaç yürek atışı geçmişti. Belki saatler belki aylar. Zaman yoktu bu boşlukta. Zamanın içindeki Zamansızlıktaydı.

Işık ipliğinin dönüşü bitti. Karşısında duranı görmesi ile kalakaldı.

Yine…

*

Asya’da aynı Dağhan gibi odaya girince yapayalnız kaldığını fark etti. Kapısı olmayan kalın taş duvarlara sahip genişçe bir mahzende yapayalnız olduğunun endişesi ile önce kardeşine seslendi. “Aybars… Aybars…” Sonra diğerlerine “Dila… Dağhan…” Ancak ne bir ses iletebildi, ne de bir ses duyabildi. Sessizlik içinde o da yüreğinin derinlerinde bir ses duyunca iki sütun arasında havada asılı duran aynaya yöneldi.

“Asya”

Altın işlemeli büyük boy aynasının işçiliği nefes kesiciydi. Ancak kız o telaşla ve korku ile buna dikkat edememişti. Aynada aksi yoktu.

“Asya”

“Kimsin sen? Neredesin?” diye sorarak ayna üzerinde ellerini gezdirdi.

“Çevrendekilere yüreğinle bakabilmen için önce kendi yüreğine bakabilmen gerekli. Peki buna hazır mısın?”

“Evet hazırım” dedi telaşla.

“O zaman adımını at ve içeri gel” dedi ses. Asya’da aynanın yüzeyinin sert olmadığını fark etti dokununca. “Cesur ol” dedi yüreğinde duyduğu ses. Adımını atıp aynadan içeri girdi.

“Eğer sen Kapının Koruyucusu olacaksan korkmalı ancak korkunun yüreğini karartmasına müsaade etmemeli onunla savaşmalısın. Söyle, buna hazır mısın?”

“Evet hazırım.”

“Eğer sen Kapının Koruyucusu olacaksan kıskançlığın yüreğine hastalık bulaştırmasına müsaade etmemelisin. Söyle, buna hazır mısın?”

“Evet hazırım.”

“Eğer sen Kapının Koruyucusu olacaksan yüreğin temiz olmalı. Söyle, yüreğini temiz tutmaya hazır mısın?”

“Evet hazırım”

“O halde Umay Hatun’un ördüğü ipler bırak canlansın. Yüreğinin derinlerinde senin bakabilmeni sağlayacak kaderin ile karşılaşmanın zamanı geldi”

Işıktan bağ alnından çıkmaya başladığında kıpırdayamadı. Başlangıçta yavaş olarak dönerek yerde birikmeye başlayan ışık ipliği sonradan hızlandı ve bir hortum oldu. Dönüş ne kadar hızlı olursa olsun takip etmeye çalıştıysa da başaramadı. Zamanın içindeki Zamansızlıkta karşısındaki hortumun durmasını bekledi.

Işık ipliğinin dönüşü bitti…

*

Aybars ve Dila da aynı şeyleri yaşadılar. Kapısı olmayan büyük geniş taş duvarlı mahzende seslendiler ve bir çıkış aradılar ta ki adlarının seslenildiğini yüreklerinde hissedene kadar.

Sonra o büyük boy aynasının yanına gitmiş ve yüreklerini titreten o sesin kendileri ile konuşmasını dinlemiş ve sorduğu sorulara “Evet hazırım.” diye cevap vermişlerdi.

“O zaman adımını at ve içeri gel” diyen sesi takip ederek aynanın içine girmişlerdi. Zamanın içindeki Zamansızlıktaki o anda kalakalmış ve Işık ipliğinin karşılarında oluşturduğu şekle bakakalmışlardı.

*

Aynanın içinde Dağhan’ın karşında duran ve Işığın ipliğinin oluşturduğu şekil kendisinin birebir aynısıydı. Ancak ne kıyafetleri nede ellerinde tuttukları ona ait değillerdi.

“Artık bakabiliyorsun Dağhan.” dedi kendi olmayan kendisi. “Son aşamayı da geçtin. Şimdi beni isteyip istemediğine karar vermelisin. Eğer gerçekten istiyorsan gözlerini kapat ve bırak seninle bir olayım”

“Evet istiyorum” dedi heyecanla ve gözlerini kapattı.

İki kalp atımı süre geçmemişti bile, gözlerini açtığında aynanın dışındaydı. Ancak artık Dağhan’ın ayaklarında deri çizmeler, deri pantolon ve deri yelek vardı. Bileklerinde deri bileklikler takılıydı. Kollarının ve göğsünün daha önce bu kadar kaslı olduğunu fark etmemişti. Pantolonun kemerinde her iki yanda iki halka vardı. Halkalar boştu çünkü normalde oraya takılı durması gereken bir yanı geniş yarım ay şeklinde diğer yanı saplama için kullanılan alt kısmından yukarı doğru incelerek devam eden bir metalden oluşan iki savaş baltası ellerindeydi. Kabzalardan birinin başında bir at figürü diğerinde ise bir kurt figürü vardı.

Aynada artık kendi aksini görebiliyordu.

*

“Artık bakabiliyorsun Asya. Son aşamayı da geçtin. Şimdi beni isteyip istemediğine karar vermelisin. Eğer gerçekten istiyorsan gözlerini kapat ve bırak seninle bir olayım” dedi karşısında duran kendisi olmayan aksi.

“Evet istiyorum” dedi heyecanla ve gözlerini kapattı.

Gözlerini açtığında Asya’nın ayaklarında deri çizmeler, üstünde ipek beyaz bir gömlek ile deri yelek ve deri bir pantolon vardı. Her iki bileğinde de deri şeritlerin sarılması ile yapılmış bir bileklik vardı. Pantolonun kemerinin sol tarafında kabzasında bir at başı olan yarım hilal şeklinde bir kılıç vardı. Sağında ise kabzası kılıç ile aynı olan bir bıçak takılıydı ve aynanın dışındaydı.

O da aynada artık kendi aksini görebiliyordu.

*

“Artık bakabiliyorsun Dila. Son aşamayı da geçtin. Şimdi beni isteyip istemediğine karar vermelisin. Eğer gerçekten istiyorsan gözlerini kapat ve bırak seninle bir olayım” dedi karşısında duran aslında Dila olmayan Dila.

“Evet istiyorum” dedi heyecanla ve gözlerini kapattı. Gözlerini tekrar açtığında aynanın dışında olduğunu fark etti. Dila’nın kıyafetleri de aynı Asya’nınkiler gibiydi. Ama onun elinde bir ok sırtında da dolu bir sadak vardı. Yayın bir başında bir at motifi diğerinde ise bir kurt motifi vardı.

Aynadaki aksine bakıp gülümsedi.

*

“Artık bakabiliyorsun Aybars. Son aşamayı da geçtin. Şimdi beni isteyip istemediğine karar vermelisin. Eğer gerçekten istiyorsan gözlerini kapat ve bırak seninle bir olayım” dedi Aybars’ın karşısında duran Aybars.

“Evet istiyorum” dedi heyecanla ve gözlerini kapattı.

Aybars’ın kıyafetleri de aynı Dağhan’ınkiler gibiydi. Onun hilal şeklindeki büyük kılıçları sırtına çapraz olarak takılmıştı. Kabzalarında kurt başı vardı. Aynanın dışında duruyor ve kendi aksine bakıyordu.

*

“Yüreğinle yüzleştin ve orada seni bekleyen kaderi kabullendin” dedi aynadaki aksileri aynı anda.

“Yüzleşme Odasından çıkabilirsin artık” dedi yüreklerinde duydukları ses ve aynanın arkasında bir kapı açıldı. Daha önce orada olmayan bir kapı.

Kapı bağ evinin bahçesinde başka bir noktaya açılıyordu. Kapının eşiğinden geçtikleri anda yine yan yana duruyorlardı.

Birbirlerini yine gördüklerine sevinmiş bir halde yürümeye başladılar. Bahçenin ortasında Gezer Ata ve Ozan onları bekliyorlardı. Gezer Ata sanki biraz daha uzun boylu gözüküyordu artık gözlerine. Bir de artık elinde bir baston değil uzun bir asa tutuyordu. Ozan Ata üstündeki uzun şapkalı cüppesi ile hemen Gezer Ata’nın yanında duruyordu. Sazını sırtına çaprazlama takmıştı. Elinde ise şimdiye kadar gördükleri en büyük palayı tutuyordu. Ucu yerde olduğu halde Ozan onun kabzasının en üstünden rahatlıkla tutabiliyordu. Kabzadaki kızıl ejderha motifi sanki her an canlanacakmış gibi duruyordu.

“Hoş geldiniz çocuklar” dedi Gezer Ata.

(devamını okumak için tıklayınız)