O Yaşıyor… 3. Bölüm

Uzun sedir ağaçlarından oluşan büyük bir ormanın kenarından eskiden bir nehir akardı. Kuru nehir yatağının üstünde o eski günlerden kalma tahta bir köprü hala duruyordu.
Ormanın uzak kenarında bu köprüyü gören bir noktada yeşil çimenli toprak birden ölerek kararmaya başladı. Bu karartının içinden önce bir kafa sonra da bu kafaya ait olan beden yükselmeye başladı.

Gelen Ölüm Tanrısı Aldaçı Handı. Efendisi Erlik Han köprünün üstündeki savaşçıyı izlemeye göndermişti.

Yağız kara savaş atının sırtında oturan genç savaşçı altından su akmayan köprünün tam ortasında duruyordu. At sabırsızlıkla ayağını ahşap köprüye vurunca “Sakin ol Kara Gözlüm, yakında burada olurlar. Hep geldiler. Tamam bu sefer biraz geciktiler kabul ama gelecekler” dedi. Atının uzun yelesini severek sakinleştirmeye çalıştı. At kulaklarını oynatınca “ Demek geliyorlar… Bak ben sana ne demiştim?” dedi.

Kara Gözlüm adlı siyah atın üstündeki savaşçı gençti. Saçları aynı atının yelesi gibi kara ve uzundu ve koyun postu ile çevrelenmiş deri başlığının altından omuzlarına dökülüyordu. Üstünde manda derisinden geniş göğsünü açıkta bırakan uzun kollu bir üstlük giyiyordu. Deri üstlüğünün iki omzunda da yine koyun postundan omuzluklar vardı. Çizmeleri de tıpkı pantolonu gibi deriydi ve üst kısmı dışa doğru kıvrılmıştı. Kılıcını atının eyerinde taşıyordu. Sol bacağının hemen altındaki kının içinde çekilmeye hazır duruyordu. “Küçük Kardeş bugün sana ihtiyacım olmayacak’ dedi ve kılıcı sevdi. “Bugün Büyük Kardeşi kullanacağım.” dedi ve sağ elinde tuttuğu uzun mızrağı havaya kaldırdı. Siyah demirden uzun sapın ucunda çift tarafı keskin dibinden uca doğru incelerek giden çeliğin parlaklığı karşıdan gelenlerde korkutucu bir etki bırakıyordu.

Karşıdan arkalarında yük taşıyan iki atlı yüklük geliyordu. Yüklüklerin sürücüleri dahil dört kişiydiler. Köprü üstündeki adamı görünce yanlarda at koşturan iki atlı elleri kılıçlarının üstünde hızlandılar.

Köprü üstündeki siyahlı savaşçının karşısına geldiklerinde adam yerinden hiç kıpırdamamıştı.

“Yaşamak istiyorsan kenara çekilmelisin” dedi içlerinden biri.

“Bu köprüyü kullanırsanız cebinizdeki paranın yarısını alırım, kuru nehir yatağından geçerseniz paranızın tamamını alırım.” diyerek alaylı alaylı cevap verdi. İki savaşçı kılıçlarını çekip ileri atıldılar.

“Birazdan Erlik Hanın kapılarına varacaksın” dedi içlerinden biri ve ilk ölen oldu.

Köprüde bekleyen siyahlı savaşçı mızrağını bir göz kırpması sürede ileri çıkardı. Bunu yaparken yerinden bile kıpırdamamıştı. Tam olarak elinden çıkarmadığı mızrağını karşıdaki savaşçının boynuna girdiği gibi geri çekti. “Erlik Han, bu bugün sana gönderdiğim ilk ruhtu.” dedi.

Üstüne gelen kılıçlı diğer savaşçının saldırısını karşılamak için atının kafasını sağa doğru çevirirken mızrağını kafasının arkasından sol omzunun üstüne aldı ve gelen kılıçlı saldırıyı savuşturdu. Diğer savaşçı ile çok yakındılar. Boştaki sol eli ile yaptığı yumruğu adamın çenesine alttan yukarı savurarak vurdu. Sersemleyip geri giden adama duruşunu hiç bozmadan mızrağını sapladı. “Erlik, bu da ikincisiydi.” diyerek ölü bedenlerin yanından geçip arkalarında yük olan iki atlı yüklüğe doğru yavaş yavaş at sürmeye başladı.

Kendini yüklükten yere atan adam “Al bütün paramızı senin olsun.” diyerek çıkardığı keseyi ona doğru sallayarak geldi. Vücuduna saplanan mızrağa inanmaz gözlerle baktı. “Erlik, duyuyor musun sesimi? Üç etti bununla.”

Diğer adama doğru ilerlerken “Tamam sana gerçeği söyleyeceğim. Siz paranızı verseniz de vermeseniz de hepinizi öldürecektim. Erlik Han, dördüncü ölümü de sana adıyorum.” Diğer adam da öldü.

“Şu yerdeki keseleri alalım Kara Gözlüm. Sonra Balca’nın yanına gidelim.”

Yerdeki keseleri alırken üstünden uçan bir karganın gölgesinin sırtına düştüğünü fark etmedi. Aldaçı Han göreceğini görmüştü. Öldürdüklerini her seferinde Erlik Hana adayan savaşçı ile ilgili gördüklerini ona anlatmak için uçup gitti.

(devamını okumak için lütfen tıklayınız)

O Yaşıyor… 1. Bölüm

“Yardım edin imdaaatttt… Lütfen biri yardım ets…”

Kollarından tutup onu sürükleyen iki adamın arasında zorlukla ayakta kalmaya çalışarak bir yandan da kurtulmaya çalışan orta yaşlarda bir adamdı bağıran. Ağzı kapatılınca çığlığı yarım kalmıştı.

Hafiften grileşmeye başlayan saçları darmadağınıktı. Üzerine giydiği kırmızı kareli gömleğinin cebi yırtılmış ve bir köpeğin ağzından çıkan dil gibi aşağı yukarı sallanıyordu. Burnundaki izden gözlük taktığı anlaşılan adamın gözünde şuanda gözlük yoktu. Yüzü yer yer aldığı darbelerden dolayı morarmaya başlamıştı. Muhtemelen gözlüğü de bu esnada düşmüştü.

Onu tutan adamlar kendisinden oldukça iri olmalarına rağmen ağzını kapatan elden kurtulmayı başardı. ”O yaşıyor. D… D… …yor” ağzı söyleyebildiği ilk kelimeden sonra tekrar kapatıldı. Park halindeki siyah camlarından dolayı içerisi gözükmeyen minibüsün kapısı onlar gelince yana doğru açıldı. İçerden bir çift kol diğerlerine yardım amaçlı çıktı. Bağırmaya ve hala onu tutan kollardan kurtulmaya çalışan adamı tutup aracın içine attı. Diğer adamlarda içeri girince aracın kapısı kapatıldı ve hızla bulunduğu yerden uzaklaştı.

***

Sabah çok erken saatlerdi. Ayakları çıplak vaziyette elleri arkasından bağlı ve kafasında siyah kumaştan bir torba ile düşe kalka yürüyen adam dün araca zorla bindirilene adamdan başkası değildi. Bileklerini bağlayan ipleri zorladığından dolayı kesilen yerlerden kan akıyordu ama adam bunu hiç umursamıyordu. Yere bir daha düştüğünde dizlerinin üstünde kaldı. Kandan kayganlaşan bileklerinden önce birini sonra diğerini kurtardı ve hemen kafasındaki torbayı çıkardı.

Bir ana nerede olduğunu anlayamadı. Gözlerini kıstı. “Neredeyim ben?” diye sorduysa da bunu cevap alabilmek için sormamıştı. Hava çok sisliydi. Yürüyebilmek için elleriyle yol açması gerekiyormuş hissine kapıldı. Birden ürperdi. İstem dışı elleri ile kollarını ovaladı sonra da avuçlarını birbirine sürttü. Kulağına o yoğun sis içinde ilerleyen araçların sesleri gelince yürümeye başladı. Yüzüne gelen esinti denizin kokusunu getirmişti uzaklardan. “Neredeyim ben?”

Arkasında bir yerler de daha önce duymuş olduğu halde dikkatini şimdiye kadar çekmemiş olan bir ses ile birden irkildi. Toynak sesleri… Asfaltta yavaş yavaş ona yaklaşan bir at vardı. Uzaklardan sisin içinde ilerleyen araçların sesini bastıran bir sesti bu. Toynaklar asfalta her vurduğunda yankı yapıyordu. “Oh hayır, O burada…” diyerek yürüyüşünü hızlandırdı. Sık sık korkuyla arkasına bakıyordu. Uzaklarda sisin içinde bir karartı gördü. Kara kalem çalışması yapan bir ressam başparmağı ile çizdiği resmin üzerine bastırıp onun belirginliğini kaybettirmeye çalışmıştı sanki.

“Sonunda başardın” dedi sisin içinde at ile yaklaşan adam.

“Her zaman senin iyi bir Araştırmacı Gazeteci olduğunu düşünmüşümdür.” dedi gülerek. “İstediğin oldu. Artık benimle yüz yüze gelebileceksin.” At biraz daha hızlanmıştı.

Adam can havli ile koşmaya başladı. “İmdat, yardım edin” diye bağırmaya başladı. Geçip giderken duyduğu araçlara ulaşmaya çalışsa da başaramıyordu.

Birden adamın az ilerisinde sislerin arasında bulanık bir şekilde gözükse de bir araç belirdi. Adam bir şekilde sonunda yola çıkmıştı. “Durun durun, yardım edin” diye bağırarak arabaya doğru ilerledi. Ama dehşetle son anda bir şey fark etti. Araçtakiler o ne yaparsa yapsın onu görmüyorlardı. Kenara çekilmek istese de başaramadı. Korkuyla “Hayır” diye çığlık atarak sırtını dönerek çömeldi. Sanki bu onu gelen araçtan koruyabilecekti. Araba içinden geçip gitti. Sonra bir kamyon daha o şaşkınlığını üzerinden atamadan yine içinden geçip gitti.

“Bu sis” diye bildi.

“Evet O sis” dedi arkasındaki alaycı bir sesle. “İşte o sis, bu sis”

“Beni göremiyorlar.” diyebildi.

Atlı adam yaklaşıyordu. Yaklaştıkça daha da belirginleşiyordu. Sağ elinde atın yanından sarkan uzun bir şey vardı.

Gazeteci korkuyla tekrar koşmaya başladı. Artık içinden geçip giden araçları umursamıyordu.

Atlı adam yaklaştıkça elinde Atlı Savaşçılara özgü uzun bir kargı tuttuğu iyice belirginleşti. Adamın atı gecenin içindeki bir gölge kadar karaydı. Üstünde uzun kollu omuzlarında koyun postu bulunan manda derisinden bir kıyafet olan adamın geniş göğüs kafesi tüm korkutuculuğu ile dışardaydı. Kafasında yine koyun postundan yapılma kalın bir şapka vardı. Şapkanın altından çıkıp omuzlarına dökülen kuzgun karası saçları uçuşuyordu.

“Evet, seni göremiyorlar. Bu benim sisim Yazar. Bu benim görünmeden gezebilmemi sağlayan, görünmeden çağlardır işimi yapmamı sağlayan sistir. Bu sis benim mızrağımın ucunda ölmeden önce hissedip görebileceğin son sistir Yazar” dedi ve atını hızlandırdı. Atın burnundan çıkan nefes o kadar yoğundu ki sanki sisin kaynağı oydu.

“Sana durmanı söylediğimde beni dinlemeliydin Yazar.

Adamlarım kedini öldürüp mesaj bıraktıklarında durmalıydın Yazar

Seni yazdığın gazeteden kovdurduğumda durmalıydın Yazar

Beni buna mecbur bıraktın Yazar”

Atlı savaşçı artık iyice yaklaşmıştı. Mızrağın ucu sırtına değmek üzereydi. Ayağı tökezleyen adam yere düştü ve yuvarlanmaya başladı. Çok geç kaldığını düşünerek korkuyla hızla düştüğü yerde döndü. Sağ kolunu yüzüne doğru getirerek haykırdı “Hayırrr”

Atlı adam gitmişti. Siste öyle. Adam Boğaziçi Köprüsünün ortasındaydı. Arkasında fren yapan bir aracın sesi ile o yöne baktı. Araçlar artık onu görebiliyorlardı. Damperli kamyonun şoförü onu fark etmişti. Ne şoförün yaptığı fren işe yaramıştı ne de Araştırmacı Gazetecinin korku ile sırtını dönerek yüzünü kapatması.

Adamın bedeni hiç acı çekmeden ölmüştü. Ancak bedeninden ayrılan ruhunu sisin içinde bekleyen eli mızraklı bir atlı vardı. Nasıl yaptıysa adamın bedeninden çıkan ruhunu boğazından yakaladı ve aldığı derin bir nefesle birlikte içine çekti.

“Evet Yazar, ben gerçeğim ve yaşıyorum. Haklısın. Şimdi bunu öğrenmen sana ne kazandırdı söyle bakalım” dedi.

Atını gerisin geri çevirdi ve yoğun sisin içinde önce bir siluet oldu. Sonra kaybolup gitti.

Boğaziçi Köprüsünde trafik bu kaza nedeni ile kilitlendi. Şoför olay yerine gelen polislere adamın karşısına birden çıktığı konusunda yeminler etse de alıp götürüldü.

(devamını okumak için lütfen tıklayın)