O Yaşıyor… 5. Bölüm

Asya, kardeşini alıp bir sandalyeye oturttu. Dila ise ona bir bardak su getirdi. Suyu alıp bir dikişte bitirdi.

“Kâbuslar mı oğul?” dedi Dede en sonunda.

“Gördüğüm şey kâbus değildi dede. Uyumadığım halde gördüğüm rüyalara benziyordu. Seni gördüğüm ya da Dağhan’ı, Dila’yı ya da İlbey’i gördüğüm rüyalar gibiydi. Yani gerçekti dede, gerçekti. O rüyalardan sonra seni ve diğerlerini buldum değil mi? Hepsini alıp buraya getirmedim mi?”

“Tamam oğul tamam. Önce sakin ol ve ne gördüğünü anlat olur mu?”

Asya kardeşinin yanındaki sandalyeye oturmuş onun kafasını okşarken “Neler oluyor Aybars, anlat bana, anlat bize kardeşim” dedi.

“İlbey öldü” dedi. Sondan başlamıştı.

“Ne, yok artık, İlbey öldü mü?” üç ağızdan ayı anda üç farklı şaşkınlık ifadesi çıkmıştı. Dede sessizce Aybars’a bakmaya devam ediyordu.

“Sabah Boğaziçi Köprüsünde öldürüldü o” diye devam etti.

Dila ve Dağhan çoktan telefonlarına sarılmış ve internetten sabah ki haberlere bakmaya başlamışlardı. “Neler oluyor dede?” diye sordu Aybars sessizce karşısında duran adama. “Neler oluyor dede? Ben seni neden buldum? Diğerlerini neden buraya getirdim? Biz buraya neden geldik dede? Aylar önce sen sanki her şey güzel bir tesadüfmüş gibi davrandın ve bizi buraya davet ettin. Ama sana gelmemiz şans değildi, değil mi? Ne olur bir şeyler söyle? ”

Çocuk Gezer Ataya sorular sormaya devam edecekti, ancak Dila’nın kısa kesilen bir çığlığı ile soruları yarım kaldı. Gözler ona dönse de “Hayır olamaz” demekten başka bir şey söyleyemedi.

Dağhan da haberi bulmuştu. Okumaya başladı: “Sabah erken saatlerde Boğaziçi Köprüsünde gerçekleşen trafik kazasında Araştırmacı Gazetesi İlbey Bulut hayatını kaybetmiştir.” Gözleri ile alt kattaki herkese baktı. Heyecandan ve telaştan nefes almadığını fark etti. Derin bir nefes alarak devam etti. “İlbey Bulut, henüz sebebi hakkında araştırmalar devam etmekle birlikte, yaya olarak köprü trafiğine çıkınca, karşı yönden gelen kamyonun kendisine çarpması ile olay yerinde hayatını kaybetmiştir. Araç şoförünün ifadesine göre ise; İlbey Bulut yolda aniden ortaya çıkmıştır.”

“Kaza o şekilde olmadı değil mi?” Gezer Dede soruyu Aybars’a sormuştu. Çocuk kafasını hayır manasında sağa sola sallamakla yetindi.

“Nasıl oldu?”

Aybars, İlbey’in ölümünü ve sonrasında bedeninden çıkan ruhun yakalanarak yutulmasına kadar ki tüm detayı herkese bir solukta anlattı.

“O kim dede? Köprüdeki atlı kim” soruyu soran Asya idi.

Gezer Dedenin cevaplamasına fırsat vermeden Aybars konuştu “O Deli Dumruldu. Deli Dumrul yaşıyor.” Kardeşine korku dolu gözlerle baktı. Sonra gözleri dedeye kaydı “O Deli Dumrul’du değil mi dede?”

“Yok artık, daha neler” diyerek sırıttı Dağhan. Sırıtışı mecburiyettendi. Hani bir şeyin içten içe gerçek olduğunu bilirsiniz ama korkunuzdan olmamasını dilersiniz de alaylı bir şekilde bunu inkar ederek karşınızdakilerin de o şeyin gerçek olmadığına inanmalarını istersiniz ya. İşte sırıtışı bundandı.

“Anlatılan hikayeler her zaman hayal ürünü olmak zorunda değil Dağhan. Sizlere anlattığım her hikayenin en başında ne diyorum, hatırlıyor musun?”

“Elbette hatırlıyorum dede. ‘Bugün burada size bir hikaye anlatacağım. Benzerlerini daha önce de duyduğunuz bir hikaye. Ama gerçek olanı. Sizin duymuş olduklarınız çağlar önce değişti, değiştirildi…’ dersin”

“Sizce masallarda anlatılan devler, periler, cinler gerçek değil mi? Peki UluAtlar? Ya, Şahmarana ne dersiniz?

“Yapma Dede” diye konuşmaya başlayan Dilaydı. Hadi ama Devler mi? Cinler, periler mi? Ne yani devler…” konuşmasını dedenin gözlerinin içine baktığında sonlandırdı.

“Hepsi gerçek öyle mi?” dedi Asya

“Evet, bunların hepsi gerçektir çocuklar.” dedi Dede.

“Peki neredeler dede?” Dila ve Dağhan aynı anda sormuşlardı.

“ Her yerdeler çocuklar her yerde. Ama ne onlar herkese gözükür ne de sizler onları görebilirsiniz”

“Siz derken ne demek istedin dede? Ne yani sen görebiliyor musun?”

Sessizlik Aybars’ın sorusunun net cevabıydı.

“Hadi lütfen oturun. Bugün anlatmaya başladığım masala sonra döneceğim. Çünkü o hikayenin gerçek olanını bilmeniz çok ama çok önemli. Çocukluğunuzdan beri hep yanlış ve çarptırılarak değiştirilmişini dinlediniz.”

“ Eski zamanlarda insanlar buraları ile görmezlerdi, buraları ile bakarlardı çocuklar” diyerek önce işaret parmağı ile kafasını göstermiş sonra ise kabini göstermişti.

“Görmek için beyin yeterlidir; ancak bakmak için kalp gerekir. Bakabildiğin zaman ise artık gölge yoktur ya da karanlık; yalan ya da sahtecilik yoktur.”

“Tıpkı senin bizlere her seferinde baktığın gibi değil mi?”

“Evet kızım” diye cevap verdi dede Asya’nın sorduğu soruya cevap olarak.

“Her şey kalp ile başlar, güç kalptedir.”

“Dede, ben anlamıyorum. Bu anlattıklarının İlbey ile ne alakası var?”

“Anlattıklarımın hepsinin İlbey ile alakası var Dila. Çünkü o kalbi ile bakmayı öğrendi. Öğrendiğinde keşfettiği bir gerçeği tüm dünya ile paylaşmak istedi.”

“Deli Dumrul” dedi Aybars.

“Evet, onun yaşadığını ve yaptıklarını göstermek için çabaladıkça Deli engel olmak istedi. İlbey ise inatçıydı. Reddetti. Ve bugünkü kaza oldu.”

“Onun öldüğünü sen daha biz buraya gelmeden önce biliyordun” dedi şaşkınlıkla Asya.

Sessizlik.

“ Bugün Deli Dumrul’un hikayesini anlatman da tesadüf değildi, değil mi?” bu soruyu soran da Asya idi.

Yine sessizlik.

(devamını okumak için lütfen tıklayınız)

Salakana Tepesi

Devler topluluk halinde yaşamaz- / yaşayamazlardı. Yaradılışları gereği her canlı ile olduğu gibi kendileriyle de savaşır o nedenle de yeryüzünde dağınık halde yaşarlardı ve bu yaşantılarına da insanlardan uzak mağaralarda ve tepelerde devam ederlerdi. Ölümlü küçük insanlar tavşanlar gibi üremeye ve çoğalmaya – savaşlar, hastalıklar, afetler olmasına rağmen, devam ettirebilmeyi başarabildiklerinden dolayı, sayıları arttıkça devlere ne yaşayacak yer kaldı ne de beslenecek yemek. Aralarından bazıları insan köylerine saldırdılar. Kısa süreli de olsa karınlarını doyurabilseler de günün birinde bir ya da bir grup insan tarafından yok edildiler. O küçük insanların elinden ölüm kaderleri oldu.

Sonra günün birinde Salakana Tepesine doğu ellerinden, saçlarında ve üstünde süs niyetine taşıdığı insan kemikleri ve iki melez oğlu ile birlikte Mastan Kimpir adlı Dev Anası geldi. Dev Anası her iki kardeşten de daha uzun ve daha şişmandı. Koca memeleri karnının altına kadar sarkıyordu ama bunu hiç umursamıyordu. Adları Temir Kula ve Kan Kula olan oğullarını kendisine sonsuz bir itaatkârlıkla bağlı olacak şekilde yetiştirmişti. Melez olmalarına rağmen normal bir dev kadar iriydiler. Ama onlardan daha zeki oldukları kuşku götürmezdi. Temir Kula’nın sadece sol kolunu kaplayan demir bir zırhı varken Kan Kula’nın sağ kolunu kaplayan bir zırhı vardı. Bedenlerinin geri kalan üst kısmı korkutucu derecede şişmiş kasları göstermek için çıplaktı. Her ikisi de boyunlarındaki bir zincirin ucunda metal yuvarlak bir koruyucu kutu içinde insan babalarının gözlerini taşıyorlardı. Ondan geriye bir tek gözleri kalmıştı. Daha onlar küçük birer çocukken Anaları insan babalarını önlerine getirmiş ve onu yemelerini istemişti. Çocuklar yemeklerini kanlı sevdiklerinden dolayı babalarını öldürmemişler ve önce kollarını koparıp yemişler ardından da bacaklarını koparmışlardı. Daha sonrasında kafasını gövdesinden ayırıp yerken akıllarına ondan bir anı saklamak gelmişti. İşe yarar tek parça adamın kafası kalmıştı. Her ikisi de birer göz alıp demir bir kutuya koyarak boyunlarına asmışlardı. İki oğulda da neredeyse birbirinin aynı Demir Ağacından yapılma sopa vardı. Bu sopları bir insanın kaldırıp kullanması mümkün değilken onlar bunu yıkım ve yok etme için rahatlıkla kullanabiliyorlardı. O sopa ile vurdukları insanlar en yakınları tarafından dahi tanınmaz hale geliyorlardı.

Salakana Tepesi insanların yaşam alanlarından uzakta olduğundan dolayı Mastan Kimpir’in hedefleri için çok uygun bir yerdi. Uzun yıllar boyunca Ana ve oğulları tek bir şey için uğraştılar; Bir kent kurmak. Devleri bir araya getirebilecekleri bir kent. Dev Anası, devler ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar insanların karşısında tek başlarına başarısız olacaklarını biliyordu. Tepenin altını oyup buralara hayvan ağılları yaptılar. Böylece acıktıklarında insan köylerine saldırmayacaklardı. Başlangıçta az olsa da sonradan çağrısına cevap gelmeye başladı. Kentte yaşamayı seçen devlerden uymaları istenen birkaç kural vardı:

 Mastan Kimpir’e kentte yaşayan herkes “Ana” diye seslenecek. (Devler Anaerkil bir yapıya sahiptiler. Dişiye ‘Ana’ diye hitap ediliyorsa onun liderliği kabul edilmiş demekti)

Ana’nın sözüne itaatsizlik ölümle sonuçlanacak

Kente Melezeler de gelebilecek ve Devler ile eşit sayılacaklar. Aksi bir tavır sergileyenlerin kaderi iki kardeşten birinin elinde belirlenecek

Kentte yaşayan hiçbir dev kendi arasında savaşmayacak, savaşan her iki tarafta yakalanıp öldürülecek

Kentin devamlılığı için herkes çalışacak, çalışmak istemeyenler yaptıkları itaatsizlikten dolayı öldürülecek

Ancak zamanı geldiğinde savaşmaktan ve insan katletmekten kimse mahrum bırakılmayacak

Kurallar kısa, basit ve anlaşılırdı. Bir dev için bile…

Beklenen gün geldiğinde Dev Anası oturduğu tahtta doğruldu “Gidin oğullarım ve bana yeni süsler getirin” dedi.

Temir Kula ve Kan Kula Analarına selam verdikten sonra zırhlı kollarını bir birine vurarak çığlık attılar.

 

İlk saldırdıkları köyde erkekleri öldürmüş diğer yaşayan insanları ve hayvanları alıp tepeye getirmişlerdi.

 

“Hayvanlar ağıllara, insanlar Anamızın sofrasına” diye seslendi Kan Kula.