O Yaşıyor… 6.Bölüm

Sessizliği bozan Dila oldu: “Gezer Ata peki şimdi ne yapacağız? Deli Dumrul bizden de haberdar mıdır?”

Ardından hepsi sorular sormaya başlayınca, bir de telaşla kendi aralarında da konuşunca kimin ne dediği anlaşılmaz oldu.

Dede “Sessiz olun” dedi. Ardından “Beni dinleyin” dedi. Baktı olmayacak “Size susun dedim” diyerek bağırdı ve aynı anda da bastonu ile yere vurdu. Ayaklarının altındaki yer titrer gibi olduysa da o telaş ve korku esnasında kimse bunu önemsemedi.

Herkes sessizce sandalyesinde oturuyordu. Gezer Ata tek tek gözlerine baktı.

“Çocuklar, korktuğunuzu biliyorum. Ancak hepiniz sakin olmalısınız. Dediklerimi can kulağı ile dinleyin. Aybars sizleri ve ardından da beni bulup buraya sizlerle geldiğinde hepinizin de çok özel olduğunuzu anladım. Sizler Bakabilenlerdensiniz. Yani yeryüzünde açıkta ama kalpleri ile bakamayanlardan saklı bir şekilde yaşayan Tamağ Kaçkınlarını görebilirsiniz.”

Bakabilenlerden miyiz? Tamağ Kaçkınları mı? Gezer Dede sen ne diyorsun? Gerçekten ama gerçekten anlamıyorum, anlamıyoruz?” Asya eli ile kendi de dahil olmak üzere dedenin karşısında oturanları gösteriyordu.

“Çocuklar; bu dünya üzerinde hepimiz doğar, büyür ve ölürüz. Bu arada sadece bize anlatılanlar ya da bizim görmemiz, bilmemiz istenenler kadar görür ve biliriz. Bu çağlar boyu hep bu şekil olagelmiştir. Bir olay, bir kişi ya da bir şey hakkında kimsenin haberinin olmaması isteniyorsa yapılan hep şu olmuştur: Önce gerçeği bilenleri yavaşça ve hissettirmeden yok et. Sonra gerçekleri çarpıt, onun hakkında duyunca kimsenin inanmayacağı hikâyeler uydur ve onları abart. Kulaktan kulağa yayılırken daha da büyümelerini sağla. Çağlar sonra hiçbiri gerçeği yansıtmayan birer masal olurlar.”

“Tıpkı Deli Dumrul gibi.” dedi Aybars

Aybars’ı tekrarlayan dede “Tıpkı Deli Dumrul gibi.” dedi.

“Kâinatın büyük döngüsünü bozmak isteyenler vardır. Hani kötülük yapak için bir sebepleri olmayan ama birilerine kötülük yapmaktan zevk alanlar vardır ya işte bahsettiklerim bunlardan güç alırlar. Baharın gelmesinden hoşlanmaz, yeşili ve doğayı sevmezler. Anne sevgisinden nefret ederler, bir babanın gecenin bir vakti kalkıp uyuyan çocuğunun üstü açık mı acaba diye düşünmesinin sebebini anlayamazlar. Anlayamadıklarından dolayı da nefret ederler. Tek dertleri yok etmektir. Onlar yok ettikçe ve yok ettikleri yerine koyulmadıkça döngü bozulur. Çağlar boyudur bunun için uğraş verirler. Pek çok şey başardıklarını söyleyebilirim. Ülkeleri hatta kıtaları sular altına gömdüler; binlerce, milyonlarca insanı yok edip ardından hikâyeler uydurdular. Şimdi hepsini masal olarak dinliyorsunuz.”

“Tek bir karanın, tek bir denizin olduğu çağlar vardı. Bu çağlarda Çağa Çiri’nin yaratıkları yeryüzünde gezerlerdi. Işığın çocuklarıydı Çağa Çiri’ler. “Kişi” adını verdikleriyle birlikte yaşarlardı. O çağlarda sıcak hep yeterince, soğuk ise her zaman kararıncaydı. Sonra bir gün volkanlar patladı, dağlar alev kustu. Erimiş demirin ve taşın oluşturduğu nehirler önlerine gelen her şeyi yakıp yok etti. Volkanların küllerini püskürtmesi ile güneş ışığının önü kesildi. Her yer karanlığa gömülünce de karanlığın tohumları yeryüzüne çıktılar. Tamağ’dan çıkıp da gelenler yok ettiler. Ta ki güneş tekrar yeryüzünü ısıtana kadar buna devam ettiler. Ama güneş tekrar gelene kadar karalar parçalanmış, denizler ayrılmıştı. Kişiler birbirini tanımaz hatta düşman olmuştu. Güneş gelince Tamağ’dan gelenler tekrar karanlığa kaçmışlardı kaçmasına ama nefreti burada bırakmışlardı. Çağa Çiri’nin Işık Çocukları güneş gelince yeryüzüne tekrar gelmişlerdi. Ancak Kişiler artık onların bıraktığı gibi değillerdi. İçlerinden biri hariç hepsi kalpleri ile bakmayı unutmuştu, kimse onları göremiyordu. Ne yaptılarsa olmadı. Yeryüzünü terk edip gitmeye ve Kişileri kendi hallerine bırakmaya karar verdiler. Ancak gitmeden önce Tamağ’dan bir daha hiçbir şeyin gelmemesi için bir kapı yapıp onu da mühürlediler. Onları görebilen tek Kişiye bu mührü verdiler. Bu mühürlü kapının aynısını kendileri için de yaptılar. Kişi elindeki mühürle bu kapıyı da onların ardından mühürledi.”

“Çağa Çiri’nin yaratıklarının yaptığı mühürlü kapıdan geçemeseler de Tamağ’ın Kaçakları başka pek çok yol bularak Yeryüzüne gelmeye devam ettiler. Büyük sayılarda gelemeseler de tek tek burada çoğalmaya başladılar. Ne Tamağ’ın efendisi Erlik Hanın ne de onun Döllerinin Kişi’leri rahat bırakma gibi bir arzuları yoktu. Erlik Han şunu çok iyi biliyordu ki Kainatın döngüsünü bozmanın tek yolu Kişi’leri yok etmekten geçiyordu.”

devamını okumak için lütfen tıklayınız)

Ak Demirci

Ateşin ışığında yüzleri bir görünüyor bir kayboluyordu. Odunlar ateşe yenilip kül olurken peşinden bir başkası közlenmekte olan ateşin içine atılınca odun ile ateş arasında ki mücadele yeniden başlıyordu.

“Ben aslında basit bir demirciydim Artık Han” dedi Dağın Efendisi. “Obamdaki demir işlerini yapardım. Dört bir yanı dağlarla çevrili bir vadide yaşardık. Atalarımız oraya nasıl geldi bilmezdik ama oraya sığmaz hale geldiğimizdendir ki bir çıkış arar da bir türlü bulamazdık. Aradık, yıllar aynı bu ateşin odunları yiyip bitirdiği gibi geçip giderken çıkışı bulamadık. Tüm umutlarımız yok olup gitmişken ve bazı boylar Hakanımıza başkaldırmaya başlamışken çıkışını bulamadığımız obamıza iki şaman ile bir Bozkurt ve bir de beyaz kedi geldi. Şaşkınlığımızı atamamışken bizi çıkarmaya geldiklerini söylediler. Hepimiz sevindik. Vadinin etrafındaki dağların demir cevheri ile dolu olduğunu ve bu cevheri eriterek yol yapmak istediklerini söylediklerinde ise içimizden bazıları güldü. Şamanlar obadan ayrılıp dağı eritmeye giderlerken beni yanlarında götürmek istediklerinde Hakanımız uygun gördüğünden onlarla birlikte gittim.” Durdu. Dağın Efendisi, hatırlamadığından değil ama verdiği sözden dönmeden ne kadarını anlatabilirdi onu düşünüyordu.

“Orada yaşadıklarımı sana tam olarak anlatamasam da buraya geliş sebebim olduğu için bazı detaylar verebilirim. Demir cevheri her yerde olmasına rağmen iki şamandan biri özellikle bir noktayı delmek istedi. Onunda sebebini sonradan anlattı. Dağın içinde bambaşka bir maden olduğunu ve bununla bazı özel silahların yapılması gerektiğini söyledi. Silahlar ne için gerekli onu da söylediler ama sana bunu söylemem doğru olmaz.” Artık Han sadece başını salladı. “Sonra, Kıtay Han çıkıp geldi. Bana önce bir ocak onunda içine bir ateş bahşetti. Kendi Ocaklarında yanan kadar gür bir ateş. Ardından kendi gücünün bir kırıntısını verdi. Çıkan cevheri şekillendirebilmem için hem onun ocağına hem de gücüne ihtiyacım olduğunu ekledi.

Maden çıkarılıp önüme koyulduğunda hangi silahları yapmam söylendiyse de nasıl olmaları gerektiği söylenmedi. Gözlerimi kapattığımda ne yapmam gerektiğini gördüm. Ateşin gücüne dayanamayıp katı halini koruyamayan maden eriyip şekillenebilir hale geldiğinde elimle alıp çekicimle dövmeye başladım. Bir tek çekicim bana aitti. Kullandığım örs bile Kıtay Han’ın hediyesiydi. Günlerce yemeden ve içmeden; dinlenmeden ve uyumadan eriyen madeni dövüp tavladım. Silahları şekillendirdiğim sırada, kıvılcımlar beni yakmadan etrafımda ateş böcekleri gibi uçuşurken hayaller gördüm. Kimi silahlar ile ilgili kimi gelecek ile ilgili. Kıtay Han’ın tanrı özü içimde alev alev yanarken bedenim eriyip kül oldu. Günler yıllar gibi aktı gitti. Yaşlandım. Bu hale geldim.

Yüzüme baktığında gördüğün çizgiler yaşamadığım yılların çizgileridir Artık Han. Başlangıçta Kıtay Han’ın güçlerini geçici bir süre için almıştım. Ölümün hemen beni alıp götüreceğini düşünüyordum. Ancak silahlar hazır olduktan sonra Demirciler Tanrısı gücünü geri almak istemedi. Bana “Ak Demirci” diye ad koyansa bu tanrısal gücün bende kalabilmesi için bağlayıcı bir büyü yaptı.